Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Pazar Kahvaltısı

      Hâyâllerimi inşa ettiğim yer burası; ve özümün şekillendiği... Gittiğim en uzak mesafeleri bile buraya göre ölçerim hâlen. Çünkü bu yer dünyamın merkezi. Beni son tanıyan büfeci de öldüğünde kapanmış dükkânı. Sürdürebileceğim sadece nostaljik bir romantizm. Göz alıcı sokak lambalarının altına yağmur çiser, sabahları ufuklarına sisler çöker. En beklemediğim anda hatıranla karşılaşırım.      Yollar da çehresiyle birlikte değişir şehrin. Biraz da çirkinleşir tabii, sanki dünyanın en güzel yeriymiş gibi. Ah, siz onu bir de benim gözlerimle görseydiniz! Gözlerim mi daha gençti yoksa başımdaki kavak yellerinden mi? Aralık sonunda, eski sevgili, sokaklarına yaz 'ı getirirdi. Ailecek oturulup bir pazar kahvaltısı edilirdi. Ben, seni hep daha çok severdim! Sen bana bunları yazdırabileceğini bilmezdin. Bir zamanlar burası kendimi ait hissettiğim bir yerdi. Artık o kişiye benzemiyorum dahi.     Yarım kalan tüm yazılarımın devamı bu. Şehrin sokaklarında...
En son yayınlar

Vahiy

       Ona hiç göstermeden bilmesini beklediğin gibi bir sevgi beslersin kendine. Ancak o zaman fark edersin, bilmeye ihtiyacın vardır. Sevilmek ve sevildiğini bilmek aslında her canlının ihtiyacıdır. Onun kadar güçlüsü bile ancak birkaç yıl bekler seni, sevilmediğini sanarak. Sonunda dayanamaz, o da gider. Sen kalırsın geriye. Acıları bir odaya kilitlersin onlarla ne yapacağını bilmeden. Hislerini yazıya çevirir ve satırlara gömersin. Kendine itiraf edemez ama yine de özlersin. Konu ondan bahsetmeye gelince, ki gelmez, duygularını gizlersin. Ondan konuşmana izin vermezsin.      Ve tanrı  nihayet  seninle konuşur!     Onu hatırlamayı, adını anmayı ve ondan konuşmayı bu kadar istediğini bilmez. Sen de bilmezsin. Sana hatırlamayacağın bir öğüt verir. Unutursun. Olsun, tebliğ etmekle yükümlü değildin zaten. Unutmak da vardır. Diğer tüm konuşmaları hatırlarsın. Ona olan sevgini göğsünün tam ortasında taşıdığının farkına varırsın. Ona ol...

Anısına

      Bu, dünyada yazılmış en iyi ve en harika blog: Anısına.      Uzun zaman önce bir gece vakti kardeşim Semih ve ben, Ayvacık’tan Saray'a dönüyorduk. Uzun ve sessiz yolda bizden başka kimsecikler yoktu. Bütün gün alkol içmenin bize verdiği yetki ve yolun ıssızlığıyla birlikte; o gece o yoldaki -hatta belki de koca evrende- en gürültülü iki varlık bizdik.      Sonra birdenbire, yolun ortasında parıldayan bir ışık belirdi. Işık, sanki gözümüzün önündeki gerçeklik perdesinin yırtılması sonucu başka bir boyuta açılan ince bir çizgiden sızıyordu. Sonra çizgi büyüdü ve genişledi, gözlerimiz tamamen ışığın ihtişamına büründü. Açılan geçidin içinde bir siluet belirdi ve bizi o büyülenme halinden gerçeğe döndürdü. Sivri dişleri, kıvrımlı boynuzları ve kırmızı gözleriyle karşımızda Şeytan dikiliyordu.      Ve bize dedi ki: "Hemen şimdi, burada, bana dünyanın en iyi blogunu yazın! Yoksa ruhlarınızı yerim."      Donup kal...

Aşk ve Öfke

    Sabahın soluk mavi ışıkları pencerene tıklatır. Günaymaz sen orada olmayınca. Akriliği kurumuş bir tuvalin çatlaklarında kaybolursun. Yaşananlar cansız fakat resim bir o kadar diri. Durup yakından baksan, sanki seninle konuşacak içlerinden biri. Işıkları sonsuza kadar hapsedilmiş caddelerde dolaşırsın. Ya da malzemenin ömrünün yettiği kadar. Sonuçta her şeyin bir ömrü var hayatta. Ağır taş köprünün de var, donuk nehrin üzerinden geçtiğin. Vitrinlerin önünden yürürsün, yansımanı görmediğin. Çünkü yansımalar ruha çarpar! Sen orada değilsin, ruhun hiç değil...     On yıllardır misafiri olmayan bu kadim şatonun bedensiz bir sakiniyim ben, bunları iyi bilirim. Bana baktığında, delip geçer bakışların içimden, arkamdaki duvarın döküklerini görürsün. Artık sadece şeffaf bir ürpertiyim, aynalar tepki vermez bana. Sesim kahkahalarına karışmaz. Saçımı saldığımda, zaman nasıl dururdu unutursun. Bahar'ı belki de hiç hatırlamıyorsun. Sana Venüs'ü anlatmadım sanki, bizim çocukl...

Sıradan

          Tüm muharebelerini kaybetmiş bir amiralin son kurşunu bu kelimeler. Bir insan kaç savaşta yenilebilir ki? İşte ben o kadar yenildim sana. Ah, hadi ama... Böyle bir cümlenin geleceğini sen de tahmin ediyordun, değil mi? Ezberlemiş olmalısın artık beni. İyice tanıyorsun, bir virtüözün enstrümanını tanıdığı gibi. Ve çoktan fark etmiş olmalısın aslında yitirdiğimi kelimeleri. Söyleyecek pek bir sözüm kalmamış geriye; birkaç süslü cümle ve biraz kafiye, o kadar! Sanki yine sarhoşum ve seni yazmak için bir bahane bulmuşum. Bir yerden ilham gelmiştir nasılsa, tanıdık bir müzik çalınmıştır kulağıma. Ne var bunda? Yazmak istiyorum, anlasana! [Yazasım Var #5] Ben bugün bile hâlâ otuzumda, seni düşünürüm her ayın dokuzu nda. Kafiyeler yazma çabam, onların güzel olduğuna dair batıl bir inançtan ibaret. Çünkü sen de güzelsin. Seni yazmak demek, süpernovaya dönüşen yıldızları yazmak gibidir. Çünkü bulutsular da güzeldir. Yazdıklarımı anlamaları için astron...

Mutlu-Sonsuz Masallar

     Ellerin çocuk elleriyken, şimdi ellerinde çocuk elleri var. Mutlu muyuz can suyum sonunda, tam da yapraklarım kuruduğunda? Önceden köprünün bulunduğu yerden geriye yalnızca hatıran kalmış. Altından hiç sular akmamış ve ben hep aynı nehirde yıkanmışım... Yine de ne ben aynı benim ne de sen bir zamanlar bildiğim gibisin. Tatlı-acı ve biraz da doğru. Ah şu kalbim nasıl da dönerdi gündöndüler gibi gözlerine doğru!      Oysa doksan üç yaşına kadar yaşamak isterdim hep. Büyük bir usta olarak gömülmek; torununun torununu görmek. Çocuklarına iyi bir baba olabilmek… Şimdiyse kızlarımı öykülere gömüyorum Mekkeli müşrikler gibi. Tanrı da dur demiyor, destekliyor sanki. Anla işte, bahar gelmeyecek vahalarıma, düzeleceği de yok bu çöllerin.      Tüm masallar gibi bu da bir var-bir yokla başlar. Caddeler, gecenin tenhalarına çekilir. Issızın derinlerinde yalnızlık yeşerir. Ve ben, her Eylül’de yeniden doğarım. Yani doğardım eskiden... Artık sadece hay...

Yadigâr

     İnsan, beyazlarını da severmiş yadigâr kalınca. Bu evden taşınacağım mesela. Kitap bir gün bitecek. İşimden de ayrılacağım. Ve sen bir hatıra olacaksın... Seni öyle seveceğim artık. Acıları kabullendiğim gibi kabulleneceğim yılların benden gidişini. Seni de giden o yıllarla birlikte geride bırakacağım. Hatıran yadigâr kalacak.      Şimdi boşuna kahrını çekiyorum dünyanın. Ne garip, hiç doğmak istememiştim oysa! Hatırla anne, göklerin tavanının çatırdadığı o kanlı geceyi. Hatırla sana neler ettiklerini! Değer miydi sence bu olanlara? Yeryüzünde öylece dolanan yalnız bir ruh olmama? Söyle, yıllarımı geri versinler, yıllarımı geri bana… İvedi bir yaz akşamı, güneş batarken, serin bir meltem kestiğinde son nefesimi, gözlerimi kapatıp karnındaki huzura döneyim. Huzuru geri bana…       Günler geçiyor elbet. Yaşamak, tatlı bir telaşın mücadelesi. En azından kendimi buna inandırıyorum ben de herkes gibi. Bir tutunma çabası… Hayatın kıyısınd...